KANSER TARAMASI
MYOMLAR
Myomlar (halk arasında yanlış olarak “miyom” olarak da yazılabilinir) rahim dokusundan kaynaklanan değişik boyutlarda olabilen iyi huylu kitlelerdir. Halk arasında özellikle “ur” olarak bilinen bu iyi huylu kitleler, tıbbi terminolojide de “benign tümörler” olarak geçmektedirler. Myomlar kadın hayatının en sık görülen iyi huylu tümörlerdir. Sıklıkla rahimi oluşturan düz kas hücrelerinden kaynaklanıyor olsa da, farklı hücre türlerini de çok nadiren olsa içerebilirler.
 
Myomlar her yaşın hastalığıdır, ancak özellikle 30–45 yaş arasında çok sık saptanırlar. Kadın hayatının en aktif döneminde görülen bu iyi huylu kitlelerin oluşum mekanizması ve neden oluştuğuna dair birçok çalışma yapılsa da, henüz net olarak ortaya konulmuş bir etken yoktur. Kadınlık hormonu olarak da adlandırılan “östrojen” bugün itibari ile en çok suçlanan faktördür. Myom kitlelerinin ergenlik döneminde görülmemesi, östrojenin çok azaldığı menopozda mevcut myomların çaplarının küçülmesi hatta kaybolması ve yüksek östrojen olan gebelik döneminde ise myomların hızla büyümesi de bu teoriyi desteklemektedir. Birçok araştırmacı ise tek sorumlunun östrojen olamayacağını kalıtsal faktörlerin de bulunduğunu belirtmektedir.
 
Sınıflandırma
Myomlar zor tespit edilecek kadar küçük olabileceği gibi, dev boyutlara da ulaşabilmektedir. Rahimin her bölgesinde görülebilen bu çeşitli boyutlardaki myomlar lokalizasyonlarına (yerleşimlerine) göre sınıflandırılmışlardır.
 
Rahimin iç duvar yapısını oluşturan ve endometrium olarak adlandırılan zarın hemen altında ve rahim boşluğuna doğru büyüyen myomlara “submüköz myom” denmektedir.
 
Rahim kas tabakasında yer alan, rahimi genel olarak büyüten myomlara “intramural myom” denilmektedir.
 
Rahim dış yüzeyinde izlenen ve rahimden karın içi boşluğuna doğru büyüyen myomlara ise “subseröz myom” denir.
 
Rahimin çevresindeki kemik ve komşu organlara bağlanmasını sağlayan ve içinden rahimi besleyen damar ve sinirlerin geçtiği bağların içinde lokalize myomlara “intraligamenter myom” denilmektedir.
 
Herhangi bir subseröz ya da submüköz myom büyümeye devam edip de, rahim ile bağlantısı sadece ince bir bağ ile sağlanır ise bu durumda “saplı (pediküllü) myomdan” söz edilir.
 
Klinik bulgular
Kadın üreme hayatının en aktif dönemlerinde görülen myomlar basit bir jinekolojik muayene ve ultrason değerlendirmesi tanınabilmektedir. Her 4–5 kadından birinde görülen, toplumdaki en sık iyi huylu tümörler olan myomlar, periyodik jinekolojik kontrollerde çıkabileceği gibi farklı şikayetler için doktora başvuran kadınların muayenelerinde de tespit edilebilmektedir.
 
Myomlar genellikle hiçbir belirti vermezler. Myomların boyutları kadar, yerleşim yerleri de belirtilerin şiddetini etkileyebilmektedir. Çok büyük boyutlarda “subseröz” olarak adlandırılan, rahimin dışında yerleşim gösteren bir myom hiçbir belirti vermeyebileceği gibi, bezelye büyüklüğündeki “submuköz” bir myom çok uzun süreli adet kanamalarına yol açabilir.
 
Özellikle rahimin kas tabakasından kaynaklanan “intramural” ve rahim iç duvarını kaplayan endometrium yerleşimli “submuköz” myomlarda, adet kanamalarının miktarında artma ve adet kanamalarını süresini uzama daha sıklıkla izlenmektedir. Bazen bu kanamalar kadınların sosyal hayatlarını olumsuz etkileyerek hayat kalitelerini düşürebilmektedir. “İntramural” ve “submüköz” myomların diğer bir belirtisi ise lekelenme olarak kendini gösteren ara kanamalarıdır.
 
Myom eğer rahim ağzına yerleşmiş ise veya tüplerin rahime açılan bölgede ise sperm ile yumurtanın buluşmasını engelleyerek kısırlığa da zemin hazırlayabilir. Farklı bir mekanizma ile rahim iç zarında gelişen “submüköz” myomlar ise döllenmiş yumurtaların rahime yerleşmesini engelleyerek kısırlığa ve tekrarlayan düşüklere neden olabilirler.
 
Rahim dış yüzeyine yerleşen ve karın boşluğuna doğru büyüyen “subseröz myomlar” büyüklüklerine bağlı olarak mesane, bağırsak gibi komşu organlara bası yaparak sık idrara çıkma, idrar kaçırma, kabızlık ve devamlı tuvalet hissi oluşturabilirler. Özellikle zayıf kadınlarda büyük çaplı myomlar karında şişkinlik ve ele gelen kitle olarak kendilerini gösterebilirler. Cinsel ilişki sırasında ve adet dönemlerinde sonradan ortaya çıkan ağrı, dolgunluk hissi de myomların olası belirtileri olabilmektedir.
 
Myomlar, kadınlarda en sık görülen kitlelerden birisi olmasına rağmen kanserleşme potansiyeli yok denecek kadar azdır. Çalışmalarda myomların kanserleşme riskinin binde bir olarak belirtilse de, pratik hayatta kanserleşme daha da az rastlanmaktadır.
 
Myom kitleleri, bazen kitleyi besleyen damarlarda kan akımının çeşitli nedenlerden dolayı azalmasına bağlı olarak “dejenerasyon” adı verilen sürece maruz kalabilirler. Bu durum karın ve kasık bölgesinde ciddi ağrıya neden olabilir. Genellikle ağrı kesicilere iyi yanıt veren dejenerasyon ağrıları uzun süreli olabilmektedir.
 
Myom ve Gebelik
Gebelik öncesinde dikkati çekmeyen veya saptanamayan myomlar gebelikte yükselen östrojen hormonu etkisi ile hızlı büyüyerek doğum kanalında tıkayıcı etki oluşturabilir. Myomlar doğacak bebeğin ters durmasına ve doğum kanalının daralmasına neden olarak normal vajinal doğum yapılmasına engel oluşturabilmektedir. Böyle durumlarda gebelik sezaryen ile sonlandırılmalı ve gerekirse sezaryen sırasında myom kitlesi çıkarılmalıdır. Sezaryen sırasında myomun çıkarılması, gebelikte rahim kanlanması normalden çok daha fazla olduğu için, normalden daha kanamalı olabilmektedir. Bu risk hastaya iyi anlatılmalı ve bu karar hasta ile beraber alınmalıdır.
 
Gebelik planlayan çiftlerde myom kitlesi saptanırsa, kitlenin büyüklüğüne ve yerleşimine göre cerrahi kararı verilebilmektedir. Ancak her myom gebeliğin oluşmasına ve sağlıklı devam etmesine engel değildir. Dolayısı ile gebelik planlaması için myom ameliyatı sadece gereken vakalarda uygulanmalıdır.
 
Tedavi
Hiçbir belirti vermeyen myomlar genellikle belirli aralıklarla takip edileceği gibi myomları baskılayan hormon ilaçlarla veya cerrahi olarak da tedavi edilebilir. Myomları baskılayan ilaçların aynı zamanda hastalarda “suni bir menopoz” ortamı yarattığından dolayı kullanımı çok yaygın değildir. Ayrıca bu ilaçlar myomun tamamen tedavisini sağlamaktan ziyade sadece belirtileri baskılayarak hastanın hayat kalitesini arttırmayı amaçlamaktadır.
 
Myomların gerçek ve tek tedavisi “cerrahi”dir. Cerrahi tedavi seçeneği, hastanın yaşı, belirtileri, gebelik istemi gibi faktörler göz önünde tutularak değerlendirilmelidir.ileri yaştaki hastalarda myom ile birlikte tüm rahimin alınması tercih edilebilecekken, daha genç hastalarda sadece myomların çıkarılması şeklinde de yapılabilmektedir. Myom kitlesinin yerleşimine bağlı olarak cerrahi “histeroskopi” ile ya da “laparoskopi” ile uygulanabilir. Cerrahi olarak çıkartılan myomların tekrarlama sıklığı çok nadir olmakla birlikte myomların tekrar oluşabileceği de unutulmamalıdır.
 
Cerrahi tedavinin önerildiği diğer bir hasta grubu ise diğer kısırlık nedenlerine bağlı olarak tüp bebek tedavisi planlanan çiftlerde, rahim içerisinde myom saptanan hastalardır. Birçok hastada tüp bebek tedavisi öncesinde laparoskopi (kapalı ameliyat) ile myomun çıkarılması gebelik olasılığını arttırmaktadır.
 
Cerrahi tedavi seçenekleri arasında lazer ile myomu yakarak eritmek (myolizis), myomu besleyen damarı özel bir madde ile kapatarak myomun beslenmesini engelleyip myomu küçültmek veya sıvı nitrojen ile myomu dondurmak gibi seçenekler de yer almaktadır. Bu tedaviler henüz pratik hayatta sık kullanılan ve güvenilirliği ortaya konulmuş yöntemler değildirler.
 
POLİKİSTİK OVER SENDROMU
Polikistik over sendromu (PCOS) sıklıkla üreme çağındaki kadınlarda görülen, yumurtalık içerisinde birçok kist görünümlü yumurta ile karakterize, anovulasyon adı verilen yumurtlama bozukluğunun eşlik ettiği bir hastalıktır.
 
Kadın yumurtalıklarında, beyindeki hipofiz olarak adlandırılan bezden salgılanan FSH, LH adlı hormonların yumurtaları uyarması sonucu her ay düzenli olarak yumurtlama gerçekleşir. Birçok çevresel faktör ve sistemik hastalık kadınlarda yumurtlama fonksiyonunu olumsuz etkileyebilir. Yumurtlamanın sekteye uğraması vücuttaki hormonal düzensizliğin oluşmasındaki en önemli nedendir. Gelişen hormonal dengesizlik sonucu oluşan en sık belirti ise adet düzensizliğidir.
 
Polikistik over sendromunda karakteristik ultrason bulgusu yumurtaların dış yüzeyinde sıralanmış inci kolyeyi (dizilmiş bezelye taneleri) andıracak şekilde yumurtaların görülmesidir. Bu yumurtalar sıklıkla bir santimetreden daha küçük çaptadırlar ve halk arasında kist olarak da adlandırılabilirler. Polikistik over sendromundaki bu karakteristik bulgu, her zaman bir hastalık bulgusu olmayabilir, bazen de normal kadınlarda da saptanabilir.
 
Klinik bulgular
Polikistik over sendromunun (PCOS) sadece kistik bir yumurtalık hastalığı ve onun etkisi ile oluşan adet düzensizliği olarak algılanılması son derece yanlıştır. Bu sendrom kadınlarda kalp, hormon sistemi (endokrin), cilt gibi birçok sistemi ilgilendiren çok geniş yelpazede klinik belirtilere neden olan bir hastalıktır.
 
Klinik belirtileri arasında en sık olarak izleneni adet düzensizliğidir. Adet düzensizliği sıklıkla seyrek adet görme şeklinde oluşmaktadır. Hastalar her ay adet görmek yerine, 35–40 günde bir adet görebildikleri gibi, bazı hastalarda bu aralık 6 aya kadar uzayabilmektedir. Hatta bazen polikistik over sendromu olan hastalarda hiç adet görmeme (amenore) şikayeti ile başvurabilirler. Çoğunlukla geciken adet sonrası oluşan kanamada ise kanama miktarı normalden çok daha fazla olmaktadır.
 
Polikistik over sendromuna (PCOS) bağlı izlenen diğer belirtiler sivilce (akne) oluşması, yağlı cilt, tüylenmede artış, infertilite (kısırlık) ve kilo artışıdır. Bu belirtilerin oluşmasındaki mekanizma ise yumurtlama düzenin bozulması sonucu yumurtalıklardan erkeklik hormonlarının daha fazla üretilmeye başlanmasıdır. Androjen olarak adlandırılan erkeklik hormonları ve yumurtlama bozukluğu, bu hastalarda görülen infertilite (kısırlık) probleminin en önemli nedenidir. Polikistik over sendromuna bağlı gelişen kısırlık çoğunlukla basit tedavilerle ile aşılabilmektedir, çok az vakada ise tüp bebek tedavisi gerekebilmektedir.
 
Polikistik over sendromlu hastaların yaklaşık %40’ında fazla kilolu olma (obesite) görülebilir. Genellikle karın çevresinde yağlanma şeklinde olan ve göreceli olarak bacaklar ile kollarda daha az yağlanma izlenen bu kilo artışı, hem hastalığın tedavisini, hem de hastalığın yol açtığı uzun dönem riskleri olumsuz etkiler. Obesite ile birlikte gelişen insülin direnci ile bu hastalarda kalp hastalıkları ve şeker hastalığı açısından uzun dönemde risk artışı oluşur. Uzun yıllar içinde gelişen diğer bir risk ise düzensiz adet görmeye bağlı olarak artan rahim kanseri olasılığıdır.
 
Tanı yöntemleri
Polikistik over sendromu tanısı klinik bulgular, laboratuvar tetkikleri ve ultrason incelemesinin bir arada değerlendirilmesi ile konur. En değerli tanı yöntemlerinden birisi vajinal yoldan uygulanan ultrasonografi incelemesidir. Ultrasonografi incelemesinde yumurtalıkların dış yüzeyinde sıralanmış çok sayıda küçük yumurta (kist) gözlenir. Bu kistler sadece birkaç milimetre çapındadırlar ve bezelye taneleri (inci kolye) gibi dizilmişlerdir.
 
Polikistik over sendromu (PCOS) tanısında kan hormon değerleri de önemlidir. Laboratuar testlerinde erkeklik hormonları (androjen) düzeyleri artmıştır. Ayrıca adetin üçüncü günü bakılacak kadın hormonları olan LH ve FSH oranı tanıda çok önemidir. LH/FSH oranının üçten büyük olması bu sendrom (PCOS) lehine bir bulgudur. Bunların yanı sıra adetin 21. günü bakılacak kan progesteron değerleri ile yumurtlama olup olmadığı hakkında bilgi edinilebilir. Yumurtalama bozukluğu ile seyreden bu sendrom için bu tetkik de destekleyici olabilir.
 
Laboratuar tetkikleri ve ultrason incelemeleri polikistik over sendromu tanısı için önemli bulgular ortaya koysa da, hastanın klinik belirtileri tanı koydurucu özelliğe sahiptir. Tedavi planlaması da klinik belirtilere göre planlanmalıdır.
 
Tedavi seçenekleri
Polikistik over sendromunda tedavi planlaması hastanın şikayetlerine göre yapılmalıdır. Bu sendromun tedavisinde amaç hastalığın tamamen ortadan kaldırılması değil, belirtilerin ortadan kaldırılmasıdır. Dolayısı ile kısırlık şikayeti olan hastada, adet düzensizliği olan hastada ve akne nedeni ile başvuran hastada birbirinden farklı planlanmalıdır.
 
Adet düzensizliği şikayeti olan hastanın gebelik beklentisi olup olmadığı çok önemlidir. Çünkü adet düzensizliği yumurtlama bozukluğundan kaynaklanmaktadır. Eğer hasta çocuk planlıyorsa öncelikle yumurtlama sağlanmalıdır. Yumurtlama bazı ilaçlar verilerek sağlanılabileceği gibi, bazı hastalarda kapalı ameliyat yöntemi (laparoskopik diatermi) ile yumurtalığa lazer ile delikler açılarak da sağlanılabilir. Gebelik planlanmadığında adetleri düzenlemek için doğum kontrol hapları veya adet düzenleyici ilaçlar yeterli olmaktadır.
 
Akne (sivilce), tüylenme artışı gibi erkeklik hormonu artışına bağlı oluşan belirtilerin tedavisinde bazı hormon ilaçları etkili olmaktadır. Bu hormonal ilaçlar aknelerin yok olmasını sağlayıp, yeni tüylerin ortaya çıkmasına engel olsa da, eski tüylerin giderilmesi için epilasyon gibi fiziksel yöntemler kullanılmalıdır.
 
Kısırlık (infertilite) şikayeti ile başvuran hastaların yumurtlama düzenindeki bozukluğun giderilmesi gerekmektedir. Yumurtlamayı uyarıcı ilaçlar ile hastanın yumurtlaması takip edilmeli, sperm durumuna göre de çifte bir tedavi planlaması yapılmalıdır. Polikistik over sendromu olan hastalarda kısırlık çoğunlukla tedaviye cevap vermektedir. Bu hastaların birçoğu uygulanan basit tedavi seçenekleri ile gebe kalabilmektedirler.
 
Hangi şikayetle başvurusa vursun kilo verilmesi, polikistik over sendromu hastalarının belirtilerinde azalmaya ve tedavi başarılarının artmasına neden olmaktadır. Bu hastaların kilo almaması, hatta kilo vermeleri konusunda aydınlatılmaları çok önemlidir.
 
Ayrıca polikistik hastalarının uzun dönem riskleri açısından da takip edilmeleri gerekmektedir. Bu hastaların gelecekte şeker hastalığı ve rahim kanseri açısından gereken taramaların yapılması ve koruyucu tedbirlerin alınması gerekir.
 
YUMURTALIK KİSTLERİ
Kadın hayatı ergenlik, üreme dönemi, menopoza geçiş ve menopoz olarak sınıflandırılabilir. Yumurtalık kistleri, kadın hayatının tüm bu dönemlerinde görülebilen ve her dönemde farklıklinik önemi olan hastalıklardır. Çoğunlukla seyir bakımından iyi huylu olmalarına rağmen halk arasında hep “kanser” yakıştırmasına maruz kalan yumurtalık kistleri, her zaman kadınların korkulu rüyası olmuştur.
 
Genellikle klinik olarak herhangi bir şikayete neden olmayan yumurtalık kistlerinin önemi kadın hayatının hangi evresinde görüldüğü ile çok yakından ilişkilidir. Ergenlik döneminde ve menopozdan sonra görülen yumurtalık kistlerinin kötü huylu olma potansiyeli, üreme döneminde görülen kistlerden daha yüksektir. Yumurtalık kistlerinin çok önemli bir kısmı üreme döneminde görülür ve bunların da yaklaşık %80’i iyi huylu karakterdedir.
 
Yumurtalıklar doku olarak çok farklı türde hücreleri bünyesinde barındırır. Kişinin embryonik döneminden (anne karnındaki dönem) başlayarak var olan ve değişim gösteren hücrelerde dahil olmak üzere birçok hormonun etkisi altında olan hücre türleri, yumurtalıkları diğer organlardan farklı kılar. Bu değişik türde hücreler çeşitli faktörlerin etkisi ile büyüyebilir ve kistleşebilirler. Kistler içerdikleri hücre türüne bağlı olarak hormon ya da benzeri maddeler salgılayabilirler. Bundan dolayıdır ki yumurtalık kistleri birbirlerinden çok farklı türde olup klinik özellikleri değişkenlik göstermektedir.
 
Klinik Bulgular
Yumurtalık kistleri diğer birçok hastalıktan farklı olarak klinik belirti açısından daha yetersiz kalırlar. Çoğu kez rutin kontroller esnasında fark edilirler. En sık verdikleri belirti adet düzensizlikleri, karında şişlik, karın ağısı, sindirim sistemi şikayetleri, idrar yolu şikayetleri gibi özgün olmayan belirtilerdir. Yumurtalık kisti haricinde pek çok durum da, benzeri şikayetler yarattığından, bu tür yakınmaları olan kişiler genelde durumlarını önemsemezler. İleri derece büyük boyutlara ulaşmayan yumurtalık kistleri karın boşluğu içerisinde kendine rahatlıkla yer bulabileceği için şişlik veya karında ele gelen kitle bulgularına neden olmazlar. Benzer şekilde hormon salgısı yapmayan yumurtalık kistleri de adet düzensizliğine yol açmazlar. Dolayısı ile yumurtalık kistleri çoğunluklar belirti vermezler.
 
Ağrı şikayeti yumurtalık kistlerinde nadir olarak görülür. Mevcut olduğunda da ağrı şikayeti çoğunlukla künt ve hafiftir. Eğer şiddetli ve birden başlayan ağrı varsa bu kistin patlayarak içeriğinin karın boşluğuna döküldüğünü (rüptür), kanama oluştuğunu (hemoraji) ya da kistin kendi çevresinde dönerek damarlanmasının bozulduğunu (torsiyon) gösterir. Yumurtalık kistleri idrar torbasına (mesane) bası yaparak sık sık idrara çıkma, kalın bağırsağa (rektum) bası yaparak da kabızlık ya da dışkı yaparken ağrıya neden olabilirler. Çok ender olarak da iştahsızlık, kilo kaybı, hafif bulantı gibi sindirim sistemi yakınmaları olabilir.
 
Görüntüleme Yöntemleri
Yumurtalık kistlerinin değerlendirilmesinde kullanılan tanı yöntemleri arasında en önemli yeri ultrasonografi almaktadır. Ultrason ile kistin şekli, boyutları, lokalizasyonu, katı ya da sıvı dolu (solid ya da kistik) oluşu, içinde duvar (septa) içerip içermediğine dikkat edilmelidir. Tüm bu özellikler yumurtalık kistinin tipini ve iyi huylu olup olmadığı konusunda önemli fikirler verir. Doppler (renkli) ultrasonda kistin damarlanma durumu ve bu damarlardaki kan akımına karşı olan direncin hesaplanması da kötü huylu olabilme potansiyeli hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans (MR) yöntemleri özellikle çok büyük kistlerde ya da kötü huylu olduğu düşünülen vakalarda ultrasondan daha detaylı bilgi verebilmektedirler. Özellikle kanser öntanısı mevcutsa lenf nodu büyümeleri ya da hastalığın yayılım derecesi ve evrelendirmesinde yardımcı olurlar. Bu görüntüleme yöntemleri yumurtalık kistlerinin tanısında rutin uygulamaları yokken, hastanın cerrahi öncesinde tedavi planları açısından önemlidir.
 
Kan Tetkikleri
Yumurtalık kistleri salgıladıkları hormonlar ya da benzeri maddeler ile kendilerine özgü bir klinik tablo oluşturabilirler. Klinik pratikte en sık kullanılan kan tetkiki CA-125’dir. Bu madde özellikle “seröz kistadenokarsinom” türü kötü huylu yumurtalık kistinde artış göstermektedir. Kanda CA-125 artışı yumurtalık kistlerinin kötü huylu olma potansiyelini arttırmakla birlikte endometriozis, enfeksiyon hatta sigara içimi gibi durumlarda da görülebileceğinden tek başına güvenilir değildir. Kitlenin hormon salgılayıp salgılamadığını anlamak için kanda hormon düzeylerine de bakılabilir.
 
Kullanılan diğer kan tetkikleri ise CA-19-9, ß-hCG, ?-fetoprotein, CEA gibi maddelerdir. Ancak bunların hiçbirinin güvenilirliği yeterli düzeyde değildir. Bu testler sadece fikir vermesi açısından önemlidir, tek başlarına tedavi planını etkilemelidirler.
 
Cerrahi yaklaşım
Yumurtalık kistlerinin çapı 5–6 cm’den büyük ise, içerisinde katı (solid) yapılar içeriyorsa, menopoz döneminde saptanmış ve takiplerinde büyüme gösteriyorsa, ultrasonda kist içerisinde duvar (septa) mevcut ise cerrahi düşünülmelidir. Bu klinik bulguların olmadığı durumlarda ise hasta belirli bir süre yakından takip edilebilir. Takip sırasında hastaya doğum kontrol hapının başlanması yumurtalık kistin küçülmesine katkı sağlayabilir.
 
Yumurtalık kistleri mutlaka “laparoskopi” denilen kapalı ameliyat tekniği ile ameliyat edilmelidirler. Cerrahi yaklaşım hastanın yaşına, yumurtalık kistinin tipine, gebelik beklentisine göre değişkenlik gösterir. Yaşı genç, gelecekte gebelik beklentisi olan hastalarda normal yumurta hücreleri korunarak sadece kist çıkarılmalıdır. Böylece hastanın kist tedavisi uygulanırken, ileriki yıllarda çocuk sahibi olmasının da yolu açılmış olunur.
 
YUMURTALIK KİST TİPLERİ

 
Folikül kistleri
20-30’lu yaşlarda en sık görülen yumurtalık kisti türüdür. Folikül kistleri her ay gelişen yumurta hücrelerinin çatlamayıp kistik bir yapıya dönüşmesi ile oluşmaktadır. Kistin içerisindeki sıvı berrak olup, katı (solid) yapılar içermez. Çoğunlukla 3–4 cm büyüklüğünde izlenen folikül kistleri klinik olarak herhangi bir belirti vermezler. Yumurtalık gelişmesini düzenleyen hormonların aşırı salgılandığı durumlarda veya salgılanma düzenindeki ritim bozukluklarında yumurtanın çatlaması bozulup, içi berrak sıvı dolu folikül kistleri oluşur.
 
Folikül kistleri bazen östrojen (kadınlık hormonu) salgılayarak adet düzenini bozarlar ve hasta adet gecikmesi veya düzensizliği şikayetleri ile başvurur. Bu şikayetler nedeniyle yapılan değerlendirmede saptanan folikül kistlerine cerrahi tedavi planlanmadan önce mutlaka aylık klinik takip uygulanmalıdır. Çoğu vakada çapı 4 cm’den küçük folikül kistleri, ortalama 2–3 adet döneminden sonra kendiliğinden gerilemektedirler. Folikül kistlerinin küçülmesini hızlandırmak için östrojen hormonunu baskılayan doğum kontrol hapları verilebilinir. 5-6 cm’den büyük folikül kistleri eğer büyüme eğilimi gösteriyorlarsa, kapalı ameliyat yöntemi olan (laparoskopi) ile tedavi edilirler. Ancak jinekoloji pratiğinde cerrahi müdahale gerektirecek kadar büyük folikül kistleri nadiren görülmektedir.
 
İnklüzyon Kistleri
Folikül kistlerine göre çok daha ufak boyutlarda olup rahim ameliyatı gibi pelvik bölgede yapılan cerrahi sonrasında görülürler. Ultrasonda veya jinekolojik muayene sırasında çok nadir saptanırlar. İnklüzyon kistlerinin herhangi bir kan belirteci mevcut değildir. Tamamen iyi huylu olan ve büyüklükleri sınırlı olan bu kistler tedavi gerektirmemektedirler.
 
Korpus Luteum Kisti
Yumurtalıklarda yumurtlama sonrası oluşan dokuya “korpus luteum” adı verilmektedir. Bu doku “progesteron” olarak adlandırılan hormonun üretiminden sorumludur. Progesteron hormunu östrojen ile beraber adet düzenini sağladığı gibi gebeliğin rahim içerisindeki zara tutunmasından ve devamlılığından da sorumludur.
 
Korpus luteum dokusu gebelik oluşmadığı durumda, adet görülen dönemde kendiliğinden kaybolmaktadır. Korpus luteum kisti, bu yapının kaybolmayıp içerisine sıvı veya kan dolarak kistleşmesidir. Kistin salgıladığı hormondan dolayı adet düzensizliği görülebilir. Ayrıca kist içerisine ve batın boşluğuna kanama yaparak ciddi karın ağrısına neden yol açabilir. Bu durum sıklıkla dış gebelik ile veya akut apandisit ile karıştırılabilir. Korpus luteum kistleri bu şekilde bir komplikasyon yaratmadıkları sürece cerrahi tedavi gerektirmezler ve kendiliğinden kaybolurlar..
 
Seröz Kistadenom
Seröz Kistadenomlar yumurtalıkta sık görülen bir iyi huylu tümördür. Bu kistler %10–15 sıklıkla aynı anda her iki yumurtada görülebilinirler. Seröz kistadenomlar diğer yumurtalık kistlerine kıyasla daha fazla kötü huylu olma potansiyeline sahiptir, bu oran yaklaşık %20–25 oranındadır. Bu kistlerin ortalama büyüklükleri 5–15 cm arasında değişmekle birlikte diğer folikül kistleri gibi kendiliğinden kaybolmazlar.
 
Seröz kistadenomlar klinik olarak diğer yumurta kistleri gibi herhangi bir belirti vermeyebilirler. Kesin tedavileri cerrahidir ve cerrahinin boyutunu kistin kötü huylu olma ihtimali belirler. Operasyon sırasında çıkarılan kistin ameliyat anında hızlı patolojik incelemesi (frozen section) ile incelenmesi ve kötü huylu olma potansiyelinin değerlendirilmesi gerekir.
 
Müsinöz Kistadenom
Müsinöz Kistadenomlar seröz kistadenomlara göre daha az görülürler ve daha az kötü huylu olma potansiyeline sahiptirler. Müsinöz kistlerde çift taraflı görülebilirler. Bu kistlerin en önemli özelliği çok büyük boyutlara ulaşabilirler ve bundan dolayı ağrı, karında şişkinlik, dolgunluk hissi gibi klinik şikayetlere neden olurlar. İçeriği berrak bir sıvıdan ziyade jelimsi bir içeriktir ve kist içeriği karın boşluğuna sızarsa ciddi klinik tablolara neden olmasından dolayı ayrı bir öneme sahiptir. Tedavisi seröz kistadenom gibi cerrahi olup cerrahinin sınırlarını operasyon esnasındaki patoloji belirlemektedir.
 
DERMOİD KİSTİ
Dermoid kistler, diğer yumurtalık kistlerinden yapısal olarak farklı bir orijinden köken alırlar. Vücuttaki iyi huylu yumurtalık kistlerinin çoğunluğu yumurtalığın dış yüzeyini kapsayan (epitelyum) hücreleri ile çevrili içi sıvı dolu kistlerdir. Dermoid kist ise farklı olarak germ hücre olarak adlandırılan çok özel hücrelerden kaynak almaktadır. Embryonik dönemde vücuttaki organları ve dokuları üç ayrı hücre tabakası meydana getirir. Bu tabakaların hepsine birden germ hücre tabakası denir. Bu germ hücrelerden köken alan dermoid kist sıklıkla tek taraflı ve iyi huylu olmakla birlikte %10 oranında çift taraflı da görülmektedir. Dermoid kist köken aldığı hücrelerin özelliğinden dolayı içerisinde deri ve deri ekleri, saç, kıkırdak, diş, sinir gibi çok farklı dokular ihtiva edebilir. Özellikle 20 yaş altındaki genç kızlarda en sık görülen yumurtalık kisti dermoid kistidir.
 
Klinik bulgular
Dermoid kistler genellikle herhangi bir şikayete neden olmadan saptanırlar. Dermoid kistlerin içeriğindeki saç, kıkırdak, deri, kıl gibi dokulardan dolayı dolgunluk hissi, karın ağrısı gibi şikayetler sık görülen belirtilerdir. Dermoid kistleri hormon salgılamadıkları için adet düzensizliği veya hormonal bozukluklar bu kiste bağlı görülen bulgular değildir.
 
Dermoid kist tanısı jinekolojik muayene ve ultrason ile kolaylıkla tanı konulabilir. Ultrasonda kistin karmaşık yapısından dolayı heterojen bir görünüm tipiktir. Ancak dermoid kist tanısında kullanılan tipik bir kan tahlili bulunmamaktadır. Tanı için ultrason dışında manyetik rezonans (MR) ve bilgisayarlı tomografi (BT) gibi ileri görüntüleme yöntemleri çoğunlukla gereksizdir.
 
Çoğunlukla belirtiye neden olmayan dermoid kistleri, oluşturduğu komplikasyonlar ile kendini göstermektedir. Kistin içerdiği yoğun ihtiva kistin ve yumurtalığın kendi etrafında dönmesine (torsiyon) neden olarak yumurtalığın kan akımının kesilmesine neden olabilir. Bu durumda akut apandisit benzeri ciddi karın ağrısı, bulantı, kusma gibi şikayetler ile hasta genellikle acile başvurmaktadır.
 
Kist içeriğinin karın boşluğuna sızması durumunda (rüptür) içeriğindeki saç, kıl, deri, yağlı sıvının karın boşluğundaki zarı (periton)’u irrite etmesinden dolayı şok benzeri bir tablo oluşup acil cerrahi yaklaşım gerektirebilir ve ciddi bir tablodur.
 
Bu komplikasyonların dışında dermoid kistlerin kansere dönüşümü çok nadir olup sadece %1–2 oranında gözlenir. Dermoid kistler çok nadir de olsa tiroid dokusu içerip salgıladığı tiroid hormonları ile hipertiroidi (guatr hastalığı) benzeri klinik tablo oluşturabilirler. Bu duruma “struma ovarii” denilmektedir.
 
Tedavi
Dermoid kist tedavisinde tek yaklaşım cerrahidir. Eğer aksini gerektirecek bir durum söz konusu değilse cerrahi teknik olarak ilk tercih laparoskopi ile kistin çıkarılması olmalıdır. Dermoid kist genelde genç yaşta ve ileride gebelik beklentisi olan kadınlarda görüldüğünden yumurtalık dokusunun korunmasına mutlaka özen gösterilmelidir. Cerrahi sırasında sağlam yumurta hücreleri korunmlaı, sadece kist dokuları çıkartılmalıdır. Dermoid kist için tüm yumurtalık asla alınmamalıdır. Ameliyat sırasında kist patlatılırsa olursa karın boşluğu dikkatlice tamamen temizlenmeli, karın içinde kist içeriğine ait sıvının kalmamasına büyük özen gösterilmelidir. İyi ve özenli bir cerrahi ile hastanın kisti çıkarılırken, yumurtalıkları tamamen korunabilmektedir. Ancak en iyi cerrahi teknik sonrası bile, kist tamamen çıkarılsa bile %2–5 oranında dermoid kistin yeniden tekrarlama riski mevcuttur.
 
VAJİNAL MANTAR ENFEKSİYONU
Vajinal mantar enfeksiyonları kadınların hayatlarında çok sık gözüken, zaman zaman kronik (dirençli) hale gelebilen ve kadınların iş ve cinsel hayatlarını olumsuz yönde etkileyebilen bir hastalıktır. Vajinal mantar enfeksiyonları özellikle antibiyotik kullanımı, gebelik veya geçirilen ağır bir hastalık gibi vücut direncinin düştüğü durumlarda ortaya çıkmaktadır. “Candida Albicans” adı verilen bir maya hücresi bu hastalığın etkeni olmakla birlikte vücudun normal florasında bulunan bir organizmadır. Havuzdan geçme, ortak kullanılan tuvaletlerden veya havlulardan geçme gibi halk arasında yanlış bilinen yolların aksine bu rahatsızlık insandan insana bulaş ile oluşmaz.
 
Cinsel yolla bulaşan bir hastalık olmadığı için ilişki sırasında kondom kullanılması da, seksüel yolla geçen hastalıklarda olduğu gibi, hastalığın oluşmasını veya tekrarlamasını engellemez. Ancak yapılan araştırmalarda eşlerin benzer tipte mantar hücresi taşıdıkları saptandığı için pek çok hekim tedavide eş tedavisi de uygulamayı uygun görmektedir.
 
Vajinal mantar enfeksiyonunu tetikleyen başlıca faktör vajinanın normalde asidik olması gereken ortamının bozulmasıdır. Vajinanın asidik özelliği bozulunca, mantar gelişimini engelleyen normal vajina florası olumsuz etkilenir ve mantar maya hücreleri çoğalmaya başlar. Özellikle geniş spektrumlu antibiyotiklerin kullanımı, gebelik, doğum kontrol hapları, rahim içi araç kullanımı (spiral) ,şeker hastalığı, naylon iç çamaşırları, tampon, ped gibi allerjen içerebilen mekanik faktörler mantar için uygun zemin hazırlar.
 
Klinik bulgular
Vajinal mantar enfeksiyonunun en önemli ve sık görülen belirtisi geçmeyen vajinal kaşıntıdır. Uzun süren kaşınmaya bağlı olarak özellikle vajina dış dudaklarda kızarıklık ve tahriş oluşabilir. Ayrıca hastaların çoğunda dış genital organlarda yanma hissi de vardır. Özellikle idrar yaparken ve idrarın değdiği bölgelerde şiddetli yanma hissi oluşabilir. Bazı hastalarda ise cinsel ilişki sırasında ağrı gelişebilir.
 
Vajinal kandida enfeksiyonlarında vajinal akıntı sık görülen bir bulgu değildir. Eğer mantara bağlı vajinal akıntı oluşmuş ise, akıntı beyaz renkli ve içerisinde süt ya da peynir kesiği şeklinde tanımlanan ya da kireç benzeri olarak nitelendirilen parçacıklar bulunur. Mantar nedenli akıntıda kötü koku görülmemektedir. Kokunun olması mantara eşlik eden ikinci bir enfeksiyonun varlığını akla getirmelidir.
 
Tedavi
Vajinal mantar enfeksiyonlarının tedavisi çoğunlukla kolaydır, ancak bazı vakalarda enfeksiyon tekrarlama eğilimi gösterir. İlaç tedavisi ile vajinal kaşıntı, yanma gibi şikayetler büyük ölçüde giderilir. Ancak hastaların %5-25'inde mantar enfeksiyonu daha sonra tekrarlar. Bir yıl içinde en az dört defa enfeksiyon tekrar ederse, tablo dirençli enfeksiyon olarak düşünülmelidir. Böyle dirençli enfeksiyonların nedeni mantar mayalarının vajinadaki sağlam dokuların içine girerek derinlere kadar ilerlemesi ve uygulanan ilaçlardan etkilenmeden saklanabilmesidir. Vajina hücreleri sürekli bir yenilenme içinde bulunduğundan üstteki hücreler dökülüp alttaki hücreler yüzeye çıktıkça, bu mayalarda yüzeye yaklaşmakta ve uygun ortam bulduğunda yeniden enfeksiyona neden olmaktadır. Dirençli mantar (kandidiazis) enfeksiyonlarının önlenmesinde buna zemin hazırlayan faktörlerin ortadan kaldırılması şarttır.
 
Tedavide hem sistemik, hem de bölgesel (lokal) ilaçların kullanılması gereklidir. Lokal ilaçlar hem vajinal fitil (ovul), hem de krem şeklinde olabilir. Tekrarlayan, dirençli mantar enfeksiyonlarda eş tedavisi faydalı olabilir. Ağızdan alınan sistemik tedavide tek günlükten bir haftalığa kadar tedavi protokolleri ve ilaçlar mevcuttur. Aynı durum vajinal ovüller için de geçerlidir.
 
Vajinal mantar enfeksiyonlarının tedavisi sırasında naylon iç çamaşırı giyilmemesi, dar giysilerden kaçınılması, vajinanın su ile vajinal duş yerine sadece nötr pH derecelerine sahip ve bu amaçla üretilmiş sıvı sabunların kullanılması önerilir.
 
Gebelik
Doğum
Cerrahi Girişimler
Kürtaj
Kanser Taraması
Sağlıklı Cinsellik
Menopoz
 
 
SPESİFİK KLİNİKLER
 
 
Acil Görüntüleme Kliniği
Girişimsel Radyoloji Kliniği
Kadın Sağlığı Görüntüleme Kliniği
Kanser Görüntüleme Kliniği
Pediadrik Görüntüleme Kliniği
 

 
Bu websitesinde yer alan bilgiler tedavi ve tavsiye amaçlı olmayıp sadece bilgilendirme amaçlı olarak yayınlanmaktadır. Tedaviye ihtiyavıcız olduğu durumda tıbbi destek almak için doktorunuza başvurunuz.
SİZİ ARAYALIM
 

 
Her konuda bilgi almak için, bilgilerinizi bırakın, biz sizi arayalım.